Filler Sultanı ve Kırmızı Sakallı Topal Karınca

“Düşünce için bu dünyada her şey sonsuzdur.” diyor Yaşar Kemal “Filler Sultanı ve Topal Karınca” kitabında Düşünmenin ne kadar önemli olduğu üzerine sürekli bir yazıp çizme, söyleme halindeyiz. Descartes ‘in “Cogitare” ya da “Meditasyon” u, yani insanın düşüncesinin üzerine düşünmesi eylemini, insanı insan yapan en temel özellik olarak kabul ediyoruz.  Düşünmeyi bir eylem olarak düşünmek insanın içinde kıvılcımlar çaktırıyor, onu ışıl ışıl yapıyor, tutku barındırıyor çünkü içinde ve tutkuyla yapılan başka bir sürü eyleminde tetikleyicisi aynı zamanda. Belki de bu yüzden engellenmek için her yol deneniyor. Yaşar Kemal, bu kitabında, düşünmenin engellenmesi, düşüncelerin zapturapt altına alınmaya çalışılması ve bunun toplumsal sonuçlarını hak, güç, asimilasyon, emeğin sömürüsü gibi kavramları da işleyerek, o eşsiz lezzete sahip üslubuyla anlatıyor. Hikayenin aslı bir halk söylencesi, Yaşar Kemal bu söylenceden eşsiz bir alegorik edebi yazın yaratmış.Yaşar Kemal, kitabında  düşünmeye dair şunları söylemiş;  “ (…) karıncaları durmadan oyalayacak, düşünmeyi onların elinden alacak bir takım oyuncaklar icat etseler. Karıncaları köleliğe koşullayacak… Filler akıllıdır, dünyanın en akıllı yaratıkları fillerdir. Hiçbir karıncaya göz açtırmayacak, bir tek sözcük düşündürmeyecek onlara oyunlar bulmalıyız. Karıncalar eğer düşünecek olurlarsa erinde gecinde bu özgürlük düzeninden kurtulmanın bir yolunu bulurlar. Düşünce için bu dünyada her şey sonsuzdur. Karınca da olsa düşünce bir gün bir yolunu bulup fili yener.” Onun söyledikleri, aslında nasıl yaşamalıyız? çalışmak ne demektir? düşünmek ne demektir? gibi sorular üzerine düşünen yetişkinler için çok şey ifade edecektir. Bu söyleyiş, Yaşar Kemal’in üslubuyla da birleşince zihinsel bir rahatlama getiriyor insana, söylemek istediklerimizi, söylemek istediğimizin farkında bile olmadığımız şeyleri  öyle güzel ifade ediyor ki berraklaşıyor insanın zihni. Çocuklarda ise sadece kitabı okuyarak böyle bir etki yarattığından şüpheliyim. Ortaokul 6 ve 7. sınıflarda okutuluyor kitap ama okumanın ötesinde birçok olacağa sahip, üzerinde belki bir dönem boyunca tartışılması  gereken bir kitap. Çünkü çocukların düşünmeyi öğrenmek için bir rehbere ihtiyaçları var. Kitap bu olacağı sağlıyor bize.
Bir gün bir çocuğun “Doğadan banane ben bilgisayarımla oyun oynamak istiyorum” dediğine şahit oldum. Bu kitabı okuyunca , yukarıda ki alıntıda geçen “ düşünmeyi onların elinden alacak bir takım oyuncaklar icat etseler” ifadesi ile çocuğun ifadesi arasında doğrudan bir bağlantı kuruyor insan, ki felsefe bağlantı kurmaktır bir yönüyle. Peki çocuktan sadece bir kitabı tek başına okuyarak bu bağlantıları kurmasını beklemek gerçekçi bir yaklaşım mıdır? Çocuk, bilgisayar oyunundan başını kaldırıp doğaya bakmayı, doğa üzerine düşünmeyi tek başına keşfedebilecek midir?
Bu sorularla bir yanımızı çukurda bırakıp devam edelim Yaşar Kemal’ in anlatısına, “ İnsanlar tuhaftırlar, tuhaf kılıklı karıncadan da beter. Çünkü o insanların yasaları berbattır. Biri yer, bini bakar, kıyamet de ondan kopar, derler, bir türlü o bekledikleri kıyamet kopmaz. Bini çalışır aç kalır, on bini, yüz bini çalışır aç kalır, birisi, yalnız birisi döke saça yer, tıksırıncaya kadar yer yer doymaz. Her çağda bir şey uydururlar, şimdi bütün işleri güçleri beşe alıp ona satmaktır bir şeyi.Toprağı alıp toprağı satıyorlar, ağacı suyu, insanı, ellerine ne geçerse, analarını, babalarını, çocuklarını, karılarını, gözleri şu evrende neyi görürse alıp satıyorlar. İnsanlar kendilerini bir alıp satma deliliğine kaptırmışlar ki, delilik derim sana… Evrende ne bulurlarsa alıp satıyorlar.(…) Alırım beşe de satarım ona, bir iş açacak insanlar dünyamızın başına. Allah bizi, dünyamızı insanların şerrinden esirgesin.” Bu bölümü okurken yıllar evvel çalıştığım bir yerde, PATRON ve onun KODAMAN misafirlerinin  koca bir tepsi karışık ızgaranın etrafında tıksırıncaya kadar yağlarını akıta akıta yemek yedikleri görüntü geldi aklıma. Konuşulanlar da elbette 5’e alalım 15 e satalım, meseleleriydi. Ne yemekten çatladılar, ne kıyamet koptu. Ne haklarından ne güçlerinden bir şey kaybettiler. Kitabı okurken yapabildiğimiz bu analojiler bize çarpan, etkiyi katlayan, içimizde bir yerde anlamını bulan sözler, izler bırakıyor . Bu arada “Patron” kelimesi Latince Patronus’tan geliyor ve    Latince pater “baba” sözcüğünden alıntıdır. 
Çalışmak üzerine uzun bir tartışma başlatabileceğimiz bir sürü soruya gebe bir bölüm var kitapta. “ Karıncalardan faydalanmak, onları yönetmek, kaba güçle olacak iş değildi. Onları ne aç bırakacak, ne çok doyuracaksın. Ne çok yoksul, ne çok zengin olacaklar. Onları düşündürmemek için her bir şeyi yapacaksın. Karıncalığın huyunda başkaldırma, değiştirme, kırmızı sakallı olma huyu vardır. Onlara gece gündüz fil olma düşü kurdurmanın yolunu bulacaksın… Onlara böylelikle karıncalıklarını unutturacaksın… Onun için de yeni biçimler, yöntemler bulacaksın.”  faydalanmak nedir? Karıncalar gibi insanlardan da faydalanıldığı durumlar var mıdır? Ne aç bırakacaksın ne çok doyuracaksın ne demektir? İnsanların çok yoksul ya da çok zengin olmaması ne demektir? Bu durumdan beklenti ne olabilir? Başkaldırmak ne demektir? Fil olma düşü kurdurmak ne demektir? Başka bir şey olma düşü kurduğumuzda aslında ne olur? Karıncalğını unutmak ne demektir? Bizim de insanlığımızı unuttuğumuz durumlar var mıdır? Tüm bu sorular elbette ahlak felsefesinin sorularıdır ve Yaşar Kemal bir paragrafta bütün bir çalışma yaşamını sorgulatacak olanak sunuyor bize? Bu olanaktan yararlanmak ve çocukların da yararlanmasını sağlamak elbette bizim elimizde. Kitap okumaya dair de klişelerimiz çoktur bizim. “Kitap okumak çok önemlidir”,”evladım bırak o tableti de kitabını oku” vs. Elbette önemli kitap okumak, bir dolu sebep de sayabiliriz. Ama okuyalım da hangi kitabı okuyalım. Yine düşünmeden, seçmeden, eleştirel bir gözle incelemeden mi okuyalım?  Yaşar Kemal şöyle değinmiş kitap meseline “ Kitaba, düşünmeye düşman edeceksin onları. Okusalar da fil kitabı okuyacaklar.” İşte biz de böyle bakacağız, bakıp inceleyeceğiz çocuklarımıza kitap alırken, aldığımız fil kitabı mı? Bir de umudu kitapla ilişkilendirmiş Yaşar Kemal” Umutsuz olma, belki bir yolunu buluruz, başbuğ kardeşim. Bak ben ne yaptım, tutsak karıncaların içine, her ülkeye kırmızı sakallılar gönderdim. Onlar sakallarını kesip tıpkı öteki karıncalar gibi oldular, onlarla birlikte çalışıyorlar, onlarla birlikte zulüm görüyorlar, aç kalıyorlar. Bir de ben gece gündüz filler üstüne, bundan önceki fillerle karıncaların üstüne kitap okuyorum, adamlarım da kitap okuyorlar durmadan. Biz burada kitap okuyor düşünüyoruz, tekmil dünyadaki karınca kardeşlerimiz kitap okuyor, çalışıyor, düşünüyorlar.” Umut önemli devam edebilmek için o yüzden de kitaplar , filmler, sanat eserleri umut vermeli insana, çünkü biliyoruz ki Yaşar Kemal’in dediği gibi” İçlerindeki umut söndüğü gün, onların karıncalıkları da bitecektir.”  ve başka bir bölümde devam ediyor. “ Umutsuzluk tutsaklığın gıdasıdır. Umutsuzluk köleliğin anasıdır. Umutsuzluk yüreğin yıkımıdır.” O zaman umut etmeye ve umut vermeye devam etmeliyiz.Kitap 1977 yılında ilk baskısını yapmış ama bu bölüm sanki bugün yazılmış bir köşe yazısından alınmış gibi “ Radyolar, gazeteler, televizyonlar, sinemalar işi gittikçe azıtıyorlar, gün yirmi dört saat, ‘ Özgürlük, eşitlik, kardeşlik için,’ diye durmadan bağırıyorlardı. Bu dünyada her şey karıncaların özgürlüğü içindi. Onlar eşit, bağımsız karıncalardı. Ve karıncaların karınları tok, sırtları pekti. Ve karıncalar sırtlarının pek, karınlarının tok olduğunu televizyonlar, radyolar, gazeteler, sinemalar söyledikleri için inanıyorlardı. Fıkara karıncalar mutlu olduklarına da inanıyorlardı. Bu icatlar büyülemişti onları…Bir gün savaş iyidir, diyorlardı televizyonlar, tekmil karıncalar savaşın iyiliğine inanıp, her karınca kendini savaş tanrısı sanıyordu. Ertesi gün radyolar, ötekiler, karıncalar bir anda savaş düşmanı kesiliyorlardı, bulsalar savaş tanrısını kıtır kıtır kesecekler.Sultan istediği an karıncalara: Biz insanız, boa yılanıyız, timsahız, kartalız, hiç karınca kartal olabilir mi, atız, tilkiyiz, balığız, hiç karınca balık olabilir mi, balinayız, gergedanız, zürafayız, hiç karınca zürafa olabilir mi, biz uçağız, treniz, vapuruz, dedirtebiliyordu, hiç karınca vapur olabilir mi?”  Kollarından tutup iyice bir silkeliyor insanı, bu bölümde anlatılanlarla, içinden geçtiğimiz pandemi sürecinde yaşadığımız, duyduğumuz ya da bize söylenilenlerle ilişkisini kurmak zor olmasa gerek. Kitabın devamında “kendilerini unutsunlar diye onları ağır işlere koşmadık mı” diye soruyor filler sultanı, bu bölüm bana Jack London’ın Martın Eden’ını hatırlattı. Martın Eden gece gündüz okuyup yazıyor, yazar olabilmek için çok çalışıyor ve elbette aç kalıyor ve bir çamaşırhanede iş buluyor. Başlangıçta okumak  ve yazmak için büyük bir çaba sarfediyor ve iş ağırlaştıkça ve zaman geçtikçe artık ne okumaya  ne de yazmaya vakit bulamıyor ve nihayetinde tekrar içki içmeye başlıyor. Martın Eden bunu “İş hayvanına dönmüştük” diye ifade ediyor. Söyledikleri birbirini o kadar iyi tamamlıyor ki Yaşar Kemal ile Jack London’ın.  Ağır işlerde çalışırken, okumak, yazmak, düşünmek mümkün müdür? Yoksa yaşamının yükünü unutmak için kendimizi içkiye, alışverişe ya da bilgisayar oyunlarına verdiğimizde , aslında unuttuğumuz kendimiz miyiz?
Ve Yaşar Kemal söylencesini bitiriyor.
“Topal karınca bir ışık gibi şakıdı:  ‘ Yeryüzünün bütün karıncaları birleşince…’ dedi.” “ Kıssadan hisse, yeryüzünün bütün karıncaları birleşince…”